Hz. Ebûbekir (ra) Döneminde Hz. Ali (ra) ve Alevîlik (Yazı)

HZ. EBÛBEKİR DÖNEMİDE HZ. ALİ

Daha sonraki gelişimleri itibariyle İslâm tarihinin en önemli kavşak noktası hiç şüphesiz Hz. Peygamber (s.a.s)’in vefatı ve peşi sıra cereyan eden olayların meydana geldiği dönemdir. Öyleki sadece siyasî yapılanma açısından değil, onun yanı sıra itikâdi, iktisadî, idarî, askerî, kültürel açılardan da İslâm’ın kaderinin belirlendiği bir dönemdir bu bahsini ettiğimiz zaman dilimi. İlk başta Allah Rasulü’nün kendisinden sonra devletin başına geçecek zatı tayinde bulunmamış oluşu, problem gibi gözüken hususların başında geliyordu. Buna “problem gibi gözüken” tabirini betahsis kullandık. Zira zamanın tefsiriyle bu tayin işinin olmaması İslâm adına çok hayırlı neticelerin doğmasına vesile olmuştu. Kaldı ki Allah Rasulü (s.a.s) vahy ile müeyyed birisiydi. Şayet îslamî devlet sistemi içinde veliaht seçimi yegâne yol ve yöntem olsaydı, Efendimiz’in elbette bu tayini yapması gerekirdi. Yapmadığına göre -birtakım iş’ar ve işaretler hariç- demek ki bu, bir esas veya devlet sisteminde “olmazsa olmaz” bir şart değildi.

Öte yandan bir devletin lidersiz olması, hem iç hem de dış bünyede birçok rahatsızlıklara sebebiyet verebilecek olan büyük bir olaydır. Devlet hayatı boşluk kaldırmaz. İçeride ve dışarıda fitne unsurları, fesat ocakları, onun varlığına tahammül edemeyen güçler, maddi açıdan o coğrafyaya göz diken aç kurtlar, bu fırsatı, rahatlıkla değerlendirebilir. Bunun için böylesi bir dönemi yaşayan millet fertleri her zamankinden daha çok birbirlerine sımsıkı sarılmalı, bu geçiş devresinde problemleri en aza indirgeyerek atlatmalılardır. İşte bu ve benzeri düşüncelerden dolayı Sahabi Efendilerimiz, Allah Rasülü’nün vefatının hemen arkasından, halife seçmek için kendi aralarında toplandılar ve Hz Ebu Bekir’i halife seçtiler.

İşte bu halife seçimi ve sonrasında Hz. Ali’nin tutumuna gelince; Hz. Ebu Bekir’i müstakil olarak anlatmaya çalıştığımız makalede de ifade ettiğimiz gibi, Benî Sa’d'ın bahçesinde Hz. Ebu Bekir, yapılan karşılıklı müzakereler sonucu halife seçilmiş ve halk teker teker ona biat etmişti. Bu arada Hz. Peygamberin tekfin ve teçhiz işleri ile meşgul olan Hz. Ali ve beraberindekiler bu biat esnasında orada bulunamadı. İlerleyen günlerde, Hz. Fatıma, babasının mirasını Hz. Ebu Bekir’den talep etti. Hâlbuki Allah Rasulü (s.a.s) “Bizim mirasçımız yoktur. Bizim bıraktıklarımızın hepsi sadakadır.” (Buhari, Humus, l) buyurmuştu. Hz. Ebu Bekir için Allah Ra-sulü’nün bu beyanı ile ifade buyurduğu hususu hayata geçirmek bir vazife ve vecibe idi. Öte taraftan Hz. Fa-tıma ve çocuklarına bakmak da ona düşen ayrı bir vazife idi. Bu sebeple Hz. Ebu Bekir, “Ben, Hz. Peygamberin kimseyi mirasçı yapmadığını duydum. Ama Hz. Peygamber’in ihtiyaçlarını karşıladıkları kimselerin masraflarını ben de karşılayacağım” dedi. Fakat Hz. Fatıma, miras isteğinde ısrar etti. Bu bağlamda bazı hususların altını çizerek vurgulamaya çalışalım;

1) Öncelikle bu hadis sadece Hz. Ebu Bekir’in Efendimiz’den duyduğu ve yine sadece onun rivayet ettiği bir hadis değildir. Hz. Ebu Bekir’in yanı sıra, Ömer b. Hattab, Osman b. Affan, Ali b. Ebi Talib, Abbas b. Abdi’l Muttalib, Abdurrahman b. Avf, Talha b. Ubeydillah, Zübeyr b. Avvam, Sa’d b. Ebi Vakkas, Ebu Hureyre ve Hz. Âişe gibi ashabın ileri gelenleri farklı ifadelerle bu hadisi rivayet etmişlerdir. Özetle; hadisin sıhhatinde şüphe yoktur.

2) Hz. Ebu Bekir, Efendimiz’in mirasını “Hz. Fatıma’ya vermem” derken, aynı mirastan ezvâc-ı tahirattan olan kendi kızı Hz. Aişe’yi de mahrum ediyordu. Dolayısıyla ortada Hz. Fatıma’ya karşı takınılan menfî bir tutum yoktu. Mesele, Allah Rasulü’nün konu ile ilgili talimatını, bir anlamda vasiyetini uygulamaktan ibaretti.

3) Hz. Ebu Bekir, devlet başkanı olarak, Hz. Fatıma ve ehlinin, bütün ihtiyaçlarını karşılayacağına da söz veriyordu.

Pek ala, hadise bu boyutlarda cereyan ederken, Hz. Fatıma’nın miras ısrarındaki sebepler ne olabilir? Hepimiz biliyoruz ki onlar, dünya menfaatine -ne kadar çok olursa olsun- aldırış edecek, bel bağlayacak insanlar de-ğillerdi. Hele Hz. Fatıma. Zira o Nübüvvet ocağında yetişmiş, İslâm’ın ikbali adına her türlü maddî ve manevî fedakârlıkta bulunmuş, çile, ızdırap, gözyaşı ile özdeş bir hayat yaşamış birisiydi. Konu ile ilgili yapılan tahliller genelde 3 nokta üzerinde yoğunlaşıyor;

1) Hz. Fatıma bu hadisten haberdar değildi.

2) Bu hadise rağmen, devlet başkanı sıfatıyla Hz. Ebu Bekir’in, kendi arzusunu yerine getirebilme yetkisi olduğunu ve bu yetkiyi kullanmadığını zannediyor, onun için ısrar ediyordu.

3) Hz. Peygamberin mallarına mirasçı olmama gayrimenkul mallarda değil, para-pul gibi menkul, taşınabilir mallarda olduğunu zannediyordu. Kendisinin talep ettiği şey de Fedek arazisi ile Hayber’deki arazi ile ilgiliydi.

Hz. Fatıma ve Hz. Ebu Bekir arasında cereyan eden bu olay tarih boyunca zıt kutuplarda değerlendirmelere konu olmuştur. Sahabe telâkkimizi bir ölçüde sarsacak, tarihi inanç alanı olmaktan çıkartıp bütünüyle seküler boyutta inceleyelim” düşüncesinin ürünü olan böylesi değerlendirmeleri tekrar etmenin faydalı olacağını sanmıyorum. Fakat Hz. Fatıma’nın doğru bildiği ve beklentiye girdiği bu şeyin tahakkuk etmemesi sebebiyle az da olsa alınganlık gösterdiği bir gerçektir. Fakat bu alınganlık olduğu yerde kaldı ve daha ileriye gitmedi. Nitekim vefatı öncesi ölüm döşeğinde hasta yatarken Hz. Ebu Bekir, Hz. Fatıma’yı ziyaret etti. O da bu ziyaretten memnuniyetini izhar buyurdu. Hz. Ebu Bekir’in daha sonraları bu konu ile ilgili bir cümlelik değerlendirmesi ile bu faslı noktalayalım. “Dini korumak, sülaleyi ve alı korumaktan daha önemli idi.”

Gerek halife seçiminde Hz. Ali’nin bulunmayışı ve gerekse bu miras meselesi, Hz. Ali’nin Hz. Fatıma vefat edinceye kadar -ki yaklaşık 6 ay- Hz. Ebu Bekir’e biat etmemesine sebebiyet verdi. Onun, halifeye biat etmeyişi tarih boyunca bazılarının iddia ettiği gibi, onu kabullenmemek, meşruiyetini reddetmek amacına yönelik değildi. Şayet böyle olsaydı, Hz. Fatıma’nın vefatını müteakip, Hz. Ebu Bekir’e biat etmezdi. Doğru bildiği yolda yürür, ölümüne dahi olsa sonuna kadar mücadele ederdi. Hz. Hz. Ali’yi öyle tanıyoruz. Ama biat etti. Hem de Ebu Süfyan’ın Hz. Ali ve Hz. Abbas’a gelerek “Ey Ali, ey Abbas! Nasıl oldu da halifelik Kureyş’in bu değeri çok düşük ve nüfusu az olan kabilesinin eline geçti. Allah’a yemin ederim ki, ikiniz de isterseniz, Medine’yi sizi destekleyen ordu ile doldururum ” teklifine rağmen. Hatta Hz. Ali, bu teklifi yapan Ebu Süfyan’a şu cevabı vermiştir. “Vallahi ben buna asla izin vermem. Eğer biz Ebu Bekir’i bu halifeliğe layık görmeseydik, kolaylıkla ona o makamı bırakmazdık. Ey Ebu Süfyan! Mü’minlerin karakteri samimiyet ve dürüstlüktür. Vücutları birbirinden uzak diyarlarda bulunsa da, onlar birbirinin iyiliğini ister, birbirini sever. İçi-dışı başka olmak, kalbi ile dili birbirine zıt olmak, sözü ile hareketi birbirini tutmamak, münafıklığın karakteridir.” Ona ait bu sözlerden sonra, söylenecek her sözün zaid, bu çerçevenin haricinde yapılacak olan yorumun yanlış olacağı kanaatindeyim.

Biat olayı ise şöyle gerçekleşmişti: Hz. Ebu Bekir minberde hutbesini verdi ve Hz. Ali’ye “Ey Allah’ın Ra-sulü’nün amcasının oğlu ve damadı! Müslümanların birliğinin parça parça olmasını ister misin?” dedi. Hz. Ali “Ey Allah’ın Rasulü’nün Halifesi! Benim hiçbir şikâyetim ve dargınlığım yoktur” dedi ve biat etti.

Öyleyse madem Hz. Ali’nin genel düşüncesi ve tavrı bu idi, neden biati 6 ay geciktirdi sorusuna cevap aramak lazım. Konu ile ilgili değerlendirmelerde bulunan ulema genelde bir tek cevap üzerinde birleşirler. O da; Hz. Ali’nin, Hz. Fatıma ile Hz. Ebu Bekir ile olan hadisesinden sonra, karısının duygularını nazara aldığı, onu kırmamaya özen gösterdiği, bu sebeple onun vefatına kadar biat etmediğidir.

Buraya kadar söylediklerimiz hemen herkes tarafından bilinen ve kabul gören yorumdur. Fakat İ. Kesir, el-Bidaye adlı eserinde bu meseleye daha farklı olarak yaklaşmakta ve özetle şöyle demektedir: Hz. Ali, Hz. Ebu Bekir’e Hz. Peygamberin vefatının ikinci günü biat etmiştir. İşin asıl ve gerçek yönü budur. Çünkü Hz. Ali, hiçbir zaman Hz. Ebu Bekir’den ayrılmadı ve hiçbir namazda onun arkasında namaz kılmayı terk etmedi. Hz. Fatıma’nın vefatını müteakip yaptığı biat ise, birinci biati yenilemek ve belgelemek düşüncesi iledir.” (el-Bidaye, 5/ 246).

Kaldı ki, Hz. Ebu Bekir’in geri kalan hilafeti döneminde Hz. Ali’nin ona sonuna kadar yardımcı olması, Hz. Ali hakkında söylenegelen şeylerin bütünüyle doğru olmadığını ortaya koymaktadır. Ezcümle; irtidat hadiseleri esnasında, olayları bastırmak için hazırlanan ordunun başına Hz. Ebu Bekir kendi geçmiş ve harekete geçmişti ki Hz. Ali halifenin bindiği devenin zimamından tutarak ona şöyle dedi: “Ey Allah’ın elçisinin halifesi! Nereye gidiyorsun? Ben sana Hz. Peygamber’in Uhud Savaşı sırasında buyurduğu sözü söylüyorum. “Kılıcını kınına sok ve hepimizi ebedi ayrılık felaketine düşürme.” Medine’ye geri dön. Allah’a and olsun ki, seni kaybetmekle başımıza bir felaket gelirse, İslâm için ebediyen dirlik düzenlik diye bir şey kalmaz.” Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir geriye döndü (el-Bidaye, 6/314-315).

Buradan da anlaşılıyor ki şayet bazılarının iddia ettikleri gibi Hz. Ali’nin halife olmakta gözü olsaydı, onun meşruiyetini kabullenmeseydi, bu olaydan rahatlıkla faydalanabilir ve halifenin gidişine engel olmazdı. Hâlbuki Hz. Ali’nin temel düşüncesi İslam’ın kaderiydi ve ona engel oldu.

Ayrıca Hz. Ebu Bekir’in bir hastalığı esnasında, Hz. Ali’nin yardımcı olması, kendi oğullarından birine Ebu Bekir adını vermesi de basit, küçük, değersiz gibi görünse de Hz. Ebu Bekir’in meşruiyeti konusunda Hz. Ali’nin görüş ve düşüncelerini yansıtması açısından önemlidir. (Ayrıca Hz. Ali, bu ümmetin en efdalinin Hz. Ebu Bekir olduğunu ifade etmiştir. İfadesi için bkz.: Buharî, Fezâilu Ashâb, 4; Ebu Dâvud, Sünne, 7 nr. 4629 İbn Mâce, Mukaddime, 11. nr. 106).

Hz. Ali’nin Hz. Ebu Bekir’in vefatını duyar duymaz, ağlaya ağlaya onun başı ucunda söylediği sözler, halifelik, biat, meşruiyet vs. deyip Hz. Ali üzerinde yapılan spekülasyonların tümünü bertaraf edecek mahiyettedir. O, halifenin başı ucunda ağlayarak ona şöyle sesleniyor: ‘Allah’ın rahmeti senin üzerine olsun Ey Ebu Bekir! Andolsun ki sen herkesten önce Müslüman oldun. Ve herkesten çok imanı kuvvetli olan oldun. İmanı en keskin olan sendin. Gönlünde Allah korkusunu en çok taşıyan ve Hz. Peygamber’e en çok güvenen sendin. Hz. Pey-gambere güzel ahlakta, örnek oluşta, güzel ve yüce davranışta en çok benzeyen ve ilgisi olan sendin. Hz. Pey-gamber’e en sevimli ve en güvenilir olan sendin. Allahu Teala İslam’dan sana en hayırlı mükâfat versin.

İnsanlar Hz. Peygamber’i yalanladıkları sırada, sen onu en güçlü şekilde tasdik ettin. Bu bakımdan Allah ki-tabında seni “Sıddîk” kabul etti ve “Doğruyu getiren ve doğruyu getireni tasdik eden, müttakilerdir.” buyurdu. Herkesin geri çekildiği sırada sen, Hz. Peygamber’i teselli edip, derdine ortak oldun.

İnsanlar oturduğu halde, onunla birlikte ayağa kalktın. İnsanların ondan aynlıp gittikleri felaket ve sıkıntı zamanlarında Peygamber’e arkadaş olup, yanından ayrılmadın. “İkinin ikincisi” ilahî hitabına sahip olma şerefi taşıyan, hicret sırasında, Peygamber’e arkadaş olan, onun gönlünü hoş edip, teskin eden, ümmet içinde ona en güzel vekillik yaparak halifelik görevini yerine getiren sendin. Hz. Peygamber’in arkadaşları gevşerken, sen sağlam durdun. Başkalarının tembel davrandığı sırada sen öne çıktın. Başkalarının başarısız olduğu anda sen başarılı oldun. İnsanlar bekleyip dururken sen sağlam bir şekilde yürüdün. Sen herkesten çok, uzun süre susan ve herkesten katı, yüksek sesle konuşandın. Çünkü herkesten daha cesaretli, işi herkesten daha güzel olandın. Hz. Peygamber’in buyurduğu gibi sen, vücudu zayıf ama Allah’ın emirlerini yerine getirmede güçlü biriydin. Kendi şahsınla ilgili meselelerde alçak gönüllü, Allah katında heybetli, yer ve göklere sevimli idin. Allahu Teala sana, bizim tarafımızdan ve İslâm tarafından en iyi karşılık ve mükafat bahşetsin” (Hasan en-Nedvi, Hz. Ali, 117-118).

HZ. ALİ ve ALEVÎLİK

Alevîlik özellikle yakın tarih itibariyle Türkiye’de gündemin en önemli maddelerinden biridir. Onun belki de bu güncel özelliğinden dolayı ilgili-ilgisiz hemen herkes bu konuda fikir beyan etmektedir. Fikrî seviyede yapılan konuşmalar, konferanslar, paneller, sempozyumlar Alevilik vakıasının gerçek kimliğini açığa çıkartacak fa-aliyetler olması itibariyle oldukça sevindiricidir. Fakat bu müsbet gelişmeler yanında, Alevilerin anarşik ha-diselerin cereyan ettiği zemine çekildiği de inkârı gayr-ı kabil bir gerçektir. Evet, daha önce de ifade ettiğimiz gibi özellikle Şah İsmail döneminden bu yana gündemimizin ayrılmaz parçalarından biri olan bu vakıanın acaba gerçek kimliği tesbit edilebilmiş midir? Alevîliğin -ki Alevî Hz. Ali’ye mensub demek- ne kadar Hz. Ali ile ilgisi vardır? Alevîler kendilerini nasıl tanımlıyorlar? Kasıtlı olarak Alevîlerin “karşısında” gibi gösterilen Sünni’lerin onlar hakkındaki temel düşünceleri nelerdir? Bu düşünceler, bahsini ettiğimiz anarşik hadiselerde veya Alevîlerin iddia ettiği Sünnî yönetimler tarafından yapılan ve tarih boyunca devam eden ezilme, sindirilme (!) hadiselerinde ne kadar rol oynamıştır?

Biz bir problemler yumağı halinde ülkemiz gündemini meşgul eden bu ve benzeri soruların bütününe cevap arayacak değiliz. Zaten bu uzun inceleme, araştırma ve tahliller isteyen, gerekli ilmî formasyona sahip kişilerin yapabileceği bir şeydir. Biz burada ara başlıkta da ifade ettiğimiz gibi, meselenin sadece Hz. Ali ile ilgili olan kısmına temas etmeye çalışacağız.

Halk arasında bilinen en yaygın şekliyle; “Alevîliğin ortaya çıkışı, Hz. Peygamber (s.a.s)’in vefatından sonra baş gösteren bilahare derinleşen ve Kerbela Hadisesiyle ayırıcı bir vasıf kazanma noktasına ulaşan bu kavgalar neticesinde hilafetin öncelikle Hz Ali’ye ait olduğu inancı etrafında oluşan bir topluluk, sonra birtakım siyasî, idarî ve kültürel şartların yönlendirmesi ile Aleviler şeklinde ortaya çıkmıştır. Birkaç cümle ile ifade etmeye çalıştığımız bu hususlar, Alevîliğin değil, Şiîliğin ortaya çıkış sebebidir. Aleviliğin ortaya çıkışında bahsi edilen bu faktörlerin hemen hemen hiçbir rolü olmamıştır. Burada ciddi bir yanılgı söz konusudur. Zira gerek Alevî kavramının literatürümüze giriş tarihi, gerek Alevîliğin inanç esasları, gerek tarih boyunca yürürlükte olduğu mekân ve zaman dilimleri, gerek yazılı kaynakları ve gerekse şifahî kültürleri (ayin, semah vb.) bu tahlilin isabetli olmadığını göstermektedir.

Meseleye açıklık kazandırmak için bu hususlar üzerinde kısa da olsa biraz durmak gerekiyor; Alevî kelimesi, ihtiva ettiği mânâlar itibariyle bir kavram olarak Türklerin Müslüman olmasından sonra kullanılmaya baş-lanmış ve 16. yy’ın başlarında Osmanlı topraklarında gerçekleştirilen Safevî propagandasından sonra li-teratürümüze iyice yerleşmiştir. Türklerin Müslüman olduğu 10. yy’a kadar Alevî kelimesinin kullanılmadığı tarihî bir gerçektir. Bu zamana kadar Hz. Ali taraftarlığını ifade için hep “fırka, topluluk” anlamına gelen Şia kelimesi kullanılmış ve Hz Ali taraftarlarına “Şiatü Alî” denilmiştir.

Bugün Alevîlerin inanç olarak benimsedikleri esaslara, bu esaslardan hareketle yaptıkları ibadet görünümlü ayin, semah vb. şeylere baktığımızda bunların nasslarla tahkim edilen İslâm binası içine yerleştirilmesinin zor olduğu görülecektir. Özellikle saf İslâm’ın temsil edildiği Hz. Peygamber (s.a.s) ve Hulefa-i Raşidîn döneminde, Alevîliğin inançlarına destek ve kaynak olabilecek malzeme bulmak adeta imkânsızdır. Hele kendilerini nisbet ettikleri Hz. Ali’nin hayatında bu esaslara mesned arama, boşuna bir çaba olacaktır. Alevilerin tenasüh ve hulul izleri taşıyan inançları, Hak-Muhammed-Ali üçlemeleri, âyin-i cem, ikrar ve musahiplik ayinleri, Hızır-Nevruz gelenekleri Allah Rasulü ve sahabenin temsil ettiği İslâm’ı değil, daha çok İslâm öncesi Türk kültürlerini çağrıştırır.

Bugün bile itikadî ve siyasî görüşlerinin merkezine Hz. Ali’yi oturtan İran Şiileri ile Türkiye Alevîleri arasında mukayese yapılacak olduğunda Alevîler tarafından benimsenen şeylerin, Şiiler tarafından benimsenmemesi Şiilik ile Alevîliğin birbirinden farklı şeyler olduğunun bir göstergesi olsa gerek. Gerçekten Alevî inançlarını an-latan yazılı kaynaklara baktığımızda karşımıza çıkan ve ülkemizde de sene-i devriyesi geldiğinde uygulanan şekliyle bir Kerbela matemini, İslâm’ın temel esasları ve uygulamaları arasında görmek mümkün değildir.

Ayrıca, Alevî inançlarını benimseyen insanların tarih boyunca ve bugün yaşamış olduğu ve halen yaşadıkları coğrafi zeminler, ister istemez bize Alevîliğin, Türklerle ilgili bir kavram olduğu fikrini vermektedir.

Netice itibariyle Alevîlik “kökeni ve doğuşu, tamamıyla 10. yy’da İslâmiyet dairesine girmeye başlayan, ancak ondan önce mensup oldukları Gök Tanrı Kültü, tabiat kültleri, atalar kültü gibi eski Türk inançlarıyla, Şa-manizm, Budizm, Zerdüştilik ve Maniheizim vb. dinlerin miras bıraktığı inançların etkisi altında bu yeni dini kabul edip kısa zamanda kendi sosyo-ekonomik yapılarına uyduran göçebe Türklerin tarihiyle ilgilidir.” (A. Yaşar Ocak, Türk Sufiliğine Bakış, 207; Babailer İsyanı Alevîliğin Tarihsel Altyapısı İst. 1996 Dergâh Y.).

Burada “Alevîlik içine Şiî unsurların girişi nasıl olmuştur?” sorusuna cevap aramak gerek. Zira bu günkü Alevîlik, gerek kendi tanımları, gerekse temel iddiaları itibariyle bazı yönlerden Şiîliğe yakın unsurlar ta-şımaktadır. Bu hususu, konu ile ilgili çalışmalan ile A. Yaşar Ocak şöyle açıklamaktadır; “15. yy’ın ikinci ya-rısından itibaren Fatih Mehmed’in başlattığı merkeziyetçi yönetimin bir gereği olarak yerleşik hayata geçmeye zorlanan, ama buna bütün gücüyle direndikleri için baskı ve hatta zulme maruz kalan yan göçebe Türkmenler, bu mehdici (mesiyanik) propagandadan etkilenmeye çoktan hazır idi. Çünkü onlar kendilerini Osmanlı yönetiminin zulmünden kurtaracak bir mehdi bekliyorlardı. Bu mehdi Şah İsmail şeklinde zuhur etti.

İşte böylece Şah İsmail Divan’ındaki pek çok nefeste açıkça görüleceği üzere, Türkmenlerin inanç ve hayat tarzlarının yarattığı bu son derece uygun ortam içinde, bir yandan “zalim Osmanlı Yezidinden intikam almaya” mükemmel bir ideolojik araç halinde Kerbela matemi kültünü sokarken, öte yandan, ilahlaştırılmış ve kendisiyle Özdeşleştirilmiş bir Hz. Ali kültünü ve buna bağlı olarak Oniki İmam kültünü yerleştirmeyi başardı. İşte Türkmen heterodoksisi, Alevîlik şekline böyle dönüştü.”

O halde “Alevîlik, Türklerin Müslüman olmaya başladıkları tarihlerden itibaren belli tarihsel şartların sevki ile tâbi olarak teşekkül eden bir halk İslâm’ıdır ve tarihin bir mirasıdır” (A. Yaşar Ocak, 244) denilebilir. Bu çer-çevede mesele değerlendirildiği zaman, “Aleviliğin Hz. Ali ile ilgisi yoktur. Hz. Ali olmasaydı yine “Alevîlik” benzeri efsane ve geleneksel kültürle bezenmiş bir İslâmî yorum biçimi olacaktı” denilebilir.

Hz Ali hakkındaki makalemizi M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin sözleri ile bitirelim;

“Hz Ali ki, husûsî fazilette sahabenin en büyüğü idi. Umûmî fazilette ilk üç halifenin, ondan üstün olduğuna dair umûmî kanaat ve ittifak vardır. Fakat husûsî durumu, Allah Resûlü’ne cibillî yakınlığı, o haneye ait bazı esrara vukûfiyeti, Allah Rasûlü’nün neslinin ondan devam etmesi ve bütün evliyanın sertâc-ı ibtihâcı olması., evet bütün bu durumlarda, onun bir eşi daha yoktu. Yedi yaşında Müslüman olmuştu. Küfrün tozu toprağı onun eteklerine asla bulaşmamıştı. 9 yaşlarındaydı ki, Allah Rasûlü, Kureyş’in ileri gelenlerine: “Bana içinizde yar-dımcı olacak kim var?” dediğinde elindeki su testisini bırakıp, eliyle göğsüne vuran ve: “Ben varım ya Resûlallah’ sözleriyle kükreyen bir yiğitti. Yaşı 17′ye ulaştığında ve Allah Resulü hicret edeceği zaman ona, kendi yerine yatmayı, yani ölmeyi teklif etmişti., etmişti de bu çiçeği burnunda delikanlı, bu teklifi cennete dâ’vet gibi, sevinerek kabul etmişti. Evet, Hz. Ali hayatında hiç tereddüt soluklamamış bir insandı ve bu koçyiğit, Bedir’de Muhacirinin başında bulunuyordu isabetine kurban olayım. Allah Resulü nasıl da adam seçmesini biliyordu!”


(M.Fethullah GÜLEN. Sonsuz Nur-2,46,ZAMAN)

Rabbim bizleri O’nun örnek şahsiyetini örnek alabilen ve ahirette şefaatine nail olan kullarından eylesin. Amin.

Ahmet KURUCAN




Serdengecti.org weB Grup


Kapat!